
Dorethea Schlegel, 1790’da yazdığı bir mektupta, dönemini belirleyen romantik arzuyu şu sözlerle dile getiriyordu:
“Madem ki hayata romantik şiiri sunmak burjuva düzenine tamamen karşı bir şey ve kesinlikle yasak; o zaman hayatı romantik şiire taşıyalım; bunu ne polis gücü ne de eğitim kurumu engelleyebilir.”[i]
Wordsworth gibi romantik dönemin belli başlı şair, yazar ve düşünürleri de kendi yaratma serüvenlerinde benzer bir arzunun peşinden gideceklerdi: aklın soyutlamalarına karşı tutkulu duyumlar dışavurulacak, düzen dayatan, homojenleştiren kültürün karşısına yerleştirilen doğanın ve bu doğanın bir parçası olduğu varsayılan insan ruhunun karmaşasındaki zenginlik vurgulanacaktı. Romantizmin yaratıcı yazarı, hayalgücünden de yardım alarak, ruhunun derinliklerinde saklı “yüce”yi keşfederek dile taşıyacak ve böylece okurunu daha sahici bir deneyime davet edebilecekti.
“Madem ki hayata romantik şiiri sunmak burjuva düzenine tamamen karşı bir şey ve kesinlikle yasak; o zaman hayatı romantik şiire taşıyalım; bunu ne polis gücü ne de eğitim kurumu engelleyebilir.”[i]
Wordsworth gibi romantik dönemin belli başlı şair, yazar ve düşünürleri de kendi yaratma serüvenlerinde benzer bir arzunun peşinden gideceklerdi: aklın soyutlamalarına karşı tutkulu duyumlar dışavurulacak, düzen dayatan, homojenleştiren kültürün karşısına yerleştirilen doğanın ve bu doğanın bir parçası olduğu varsayılan insan ruhunun karmaşasındaki zenginlik vurgulanacaktı. Romantizmin yaratıcı yazarı, hayalgücünden de yardım alarak, ruhunun derinliklerinde saklı “yüce”yi keşfederek dile taşıyacak ve böylece okurunu daha sahici bir deneyime davet edebilecekti.
Tarihin öldüğünün, dilin kendisi dışında bir hakikati temsil etme statüsünü yitirdiğinin, sahiciliğin -zaten her zaman sahici bir temelden yoksun olması nedeniyle- bir kriter olmaktan çıktığının iddia edildiği bir dünyada, edebiyat, romantizmden “kanlı canlı bir deneyim” sunma görevini devraldığı takdirde, nasıl bir okuma vaat edebilir? Kathy Acker 1970’lerin ortalarında başlayan yazarlık serüveni boyunca bu soruyu bir tür okunamazlıkla cevaplandırdı. Hem metindışı unsurların kullanılmasıyla biçimsel anlamda hem de tutarlı ve lineer bir anlatının sürekli kesintiye uğratılmasıyla içerikte kendisini gösteren bir okunamazlık bu. Stratejik bir okunamazlık aynı zamanda: fallus-logos merkezli dilin çıkışsız gibi görünen evreni içinde olası bir aralığın ya da ihlal edilebilir yakınlıktaki bir sınırın varlığına işaret etmek için, bile isteye oluşturulmuş bir okunamazlık.
Yaratıcılık fikrinden hiçbir zaman hoşlanmadığını, tüm yaşamı boyunca başka metinlerden çalarak yazdığını söyleyen bir yazar Kathy Acker. Romantizmin yaratıcı yazar kavramına karşı her ne kadar mesafeli olsa da, Empire of the Senseless’ın ilk sayfalarında Alman Romantiklerini övgüyle anması ve bastırıcı makinayı açığa vurmak için verilen edebi savaşı onlarla başlatması çok şaşırtıcı değil:“Alman Romantikleri de bizim yıktığımız burçların aynılarını yıkmak zorundaydı… Edebiyat, işte burada, bu temelde, düzenin kavram ve eylemlerinin kendini kabul ettirdiği yerde çarpar. Bastırıcı makinayı gösterilen düzleminde açığa vuran ve kesip yaran Edebiyattır. Bataille’dan çok önce, Kleist, Hoffman ve benzerleri, Hegelci idealizmi, onayın diyalektiği tartışmalarına son verip yargılamayı başlatmışlardı: Alman Romantikleri şarkılarını, harcama ve israf üstüne korkusuzca ve yüzsüzce yüksek sesle söylemişlerdi. Tutucu narsisizmi kanlı usturalarıyla kesmişlerdi. Özneyi kendinin ve uygun olanın buyruğundan kesip almışlar; senin gibi kuklaları yerinden çıkarmış, anlam iplerini kesmiş ve denetleyen tüm aynalara tükürmüşlerdi.” (ES, s. 12)
Yazar, “kuklaları yerinden çıkarıp denetleyen aynalara tükürürken”…. kendi dilini yaratmayı özellikle reddediyor. Bu, ona, “kendi dilini bulmalısın” derken, aslında, ticari bir başarıyı garanti edecek belli bir standartla uzlaşmasını isteyen piyasa kurallarına duyduğu tepkiden kaynaklanmıyor sadece. Her şeyden önce böyle bir dilin mümkün olmadığına inanıyor Acker. Kadınların fallus merkezli patriyarkal düzenle mücadele etmesinin tek yolunun bu düzenin dayandığı ikili karşıtlıklar mantığına yer vermeyen dişil bir yazın yaratmak olduğunu söyleyen Cixous’nun aksine, Acker, dil içinde ve dil yoluyla böyle bir kırılma sağlamanın olanaksız olduğuna inanıyor. Bu inancını destekleyen iki varsayımı var yazarın: Öncelikle, dil politik, ekonomik ve ahlaki olarak tamamen kodlanmış bir toplumsal ve tarihsel sözleşmeler kümesidir ve o halde, bu küme içinde oluşturulacak herhangi bir içerik aynı kümenin bir parçası olmaktan kurtulamaz. İkinci olarak ise, dille gerçeklik arasında olduğu iddia edilen bağlar ancak dilde mevcuttur ve dil bu haliyle hiçbir “gerçek” özgürlüğün aracı olamaz.
Evet, madem çıkış yok, madem bir çıkışın var olduğu inancıyla yola çıkmak ikili doğası her zaman zaten ideolojik olarak kodlanmış olan dil içinde olsa olsa bir özgürlük illüzyonu yaratmaya izin verir, o zaman böyle bir çıkışsızlık içinde, dilin sınırlarını kırmak amacıyla olmasa bile, sınır içi bölgeyi tahrip etmek için yazmaya devam edilebilir. Acker’ın yazma stratejisi de işte bu sınırlar içinde şekilleniyor: Karşısına alarak değil içine yerleşerek, dilin “yüksek”, “yetkin” yapıtlarında bir parazit gibi dolaşarak, onun ahenkli sesini bir gürültüye dönüştürüp tutarlı gövdesini parçalamak yoluyla meydan okumayı seçiyor Acker. Elbette saçmadan, anlamsızdan, yapısökümünden yararlanarak.
Yazarın sadomazohizmin, tecavüzün, ensestin, şiddet ve pornografinin içiçe geçtiği romanları aşkın olumlu yapaylığından hiçbir iz taşımıyor. Acker, sadomazohizmi, yalnızca normal heteroseksüel ilişkilerdeki boyun eğdirmeyi saklamaya yarayan aşktan daha özgürleştirici bir potansiyele sahip “apaçık “ bir iktidar mücadelesi olarak görüyor. Acker’ın kahramanları Deleuze’ün dış dünyayla olduğu kadar birbiriyle de dövüşen ama buna rağmen birlikte kürek çeken göçebeleri gibiler: “Birlikte kürek çekmek paylaşmaktır, yasanın, sözleşmenin ya da kurumun ötesindeki bir şeyi paylaşmak. Bu, bir kayma, bir ‘yersiz yurtsuzlaşma’dır.”
Ama her şeyin çoktan yersiz yurtsuzlaştığı bir safhada Acker’ın apaçık ve özgürleştirici bir iktidar mücadelesi olarak gördüğü bu sevgisizlik, bir olanak olmak yerine, olagidenin onaylanmasına da dönüşebilir kolaylıkla. Ancak, Acker, kullandığı araçların etkisiz olabileceğinin, bunların meydan okuduğu sistemin tamamlayıcı bir unsuruna dönüşebileceğinin de farkında. Sözgelimi, önceden anlam kalelerini yıkmak için yararlandığı yapısökümünün sadece nefret ettiği toplumu güçlendirmeye yaradığını düşünüyor artık. Tam da bu nedenle Empire of the Senseless’da yeni bir meydan okuma stratejisi geliştirmeyi deniyor. Biçimsel bir değişimden bahsedilemez aslında. Daha önceki romanları gibi burada da farklı yazar ve metinlerden pastiş tekniği ile bir araya getirdiği fragmanlardan ve dövme resimleri, Arapça ve İspanyolca sözcükler gibi metindışı unsurlardan yararlanmayı sürdürüyor. Ama daha önce kullandığı yöntemlerin ne derece etkili olduğunu sorguluyor bu defa:
Ama her şeyin çoktan yersiz yurtsuzlaştığı bir safhada Acker’ın apaçık ve özgürleştirici bir iktidar mücadelesi olarak gördüğü bu sevgisizlik, bir olanak olmak yerine, olagidenin onaylanmasına da dönüşebilir kolaylıkla. Ancak, Acker, kullandığı araçların etkisiz olabileceğinin, bunların meydan okuduğu sistemin tamamlayıcı bir unsuruna dönüşebileceğinin de farkında. Sözgelimi, önceden anlam kalelerini yıkmak için yararlandığı yapısökümünün sadece nefret ettiği toplumu güçlendirmeye yaradığını düşünüyor artık. Tam da bu nedenle Empire of the Senseless’da yeni bir meydan okuma stratejisi geliştirmeyi deniyor. Biçimsel bir değişimden bahsedilemez aslında. Daha önceki romanları gibi burada da farklı yazar ve metinlerden pastiş tekniği ile bir araya getirdiği fragmanlardan ve dövme resimleri, Arapça ve İspanyolca sözcükler gibi metindışı unsurlardan yararlanmayı sürdürüyor. Ama daha önce kullandığı yöntemlerin ne derece etkili olduğunu sorguluyor bu defa:
“On yıl önce, dil yoluyla dili yıkmak olası görünüyordu: O dili keserek normalleştiren ve kontrol eden dili yok etmek. Saçma, dilin imparatorluk kurucu (ampirik) imparatorluğuna, anlam hapishanelerine saldıracaktı.
Ancak anlama dayandığından bu saçma, sadece normalleştirici kurumlara çevrildi.
‘Bilinçdışı’nın dili nedir? (Bu ideal bilinçdışı ya da özgürlük mevcut değilse, o zaman hayatta kalmak için, hepimizin hayatta kalması için mevcutmuş gibi yap, kurmacayı kullan.) Birincil dili tabu olmalı, yasaklanan her şey. Böylece dil aracılığıyla hapishane kurumlarına yönlendirilecek bir saldırı, kabul edilemez bir dil ya da dillerin kullanımını gerektirecekti. Dil, bir düzlemde, bir kodlar, toplumsal ve tarihsel sözleşmeler kümesi oluşturur. Saçma kendi başına bu kodları kıramaz; ancak tam da kodların yasakladığını söylemek kodları kırar.” (ES, s. 133-4)
Yani değerini anlamından ya da anlamsızlığından değil, kodların yasakladıklarını dile getirmekten ve böylece kabul görmeyen, yasaklanmış olan dilleri özgürleştirmekten alan yeni bir estetik ya da yeni bir performans. Bu açıdan romanda tabuya yüklenen kod-kırıcı değer ve defalarca tekrarlanan “anlamdan kurtulma” çağrısını birlikte okumalı. Tabular anlamları yoluyla değil, zaman içinde kazandıkları performatif işlevleri üzerinden kültürel oluşumları belirlerler. Tabu, tanımlayıcı ya da göndergesel içeriğe sahip bir mesaj taşımaz. Kültürdeki kurucu rolü anlamından çok, performansı ile ilgilidir. Benzer şekilde, bir ifadenin politik etkisi, anlamında değil, performatif işlevinde saklıdır. O halde Acker’ın yeni stratejisi daha az baskılanmış bir iletişim kanalı açmaktan çok, kültürel olarak yasaklanmış performatif sonuçları görünür kılmak gibi görülebilir: Bu yüzden kolektif suçun yapıcı bir unsuruna dönüşmektense dile getirilmeyen, kültürü kurucu suçu dillendirerek yasayı delmeyi, yüzeyde bir sıcaklıktansa içten bir donukluk sergilemeyi, bu yüzden doğum yerine kürtajı seçiyor Acker … Bu seçim Irigaray’ın tekrarlama, alıntılama ve altüst etmede gördüğü olanakları dile aktarma olasılığını taşımakla birlikte, düşünsel olarak yeterince temellendirilmemiş ve hatta oldukça tehlikeli olabilecek başka varsayımlardan besleniyor: Fallus merkezli dil aşılamaz bir engel olarak kabul edildiğinde, sadece olumsuzlamaya dayalı tepkisel bir feminizme olanak kalıyor. Ve bu tür bir feminizm patriyarkanın otoritesini mutlaklaştıran bir köle ahlakını da taşıyor bünyesinde. Bunun yanı sıra, Acker, kültürün dile getirilmesini yasakladıklarının görünür kılınmasının her koşulda özgürleştirici olduğu inancıyla, bu performatif sonuçları –sadomazohizm, tecavüz, ensest, vs- “görünür kılmak”la “sahiplenmek” arasındaki bütün farkları birbiriyle eşitliyor. Ve bu noktada bir ayrım yapmaktan kaçındığı sürece, yazarın nefret edilen bir toplumun performansını eleştirmek ile sahiplenmek, normalleştirmek arasında hangi noktada durduğu da muğlaklaşıyor.
Ancak anlama dayandığından bu saçma, sadece normalleştirici kurumlara çevrildi.
‘Bilinçdışı’nın dili nedir? (Bu ideal bilinçdışı ya da özgürlük mevcut değilse, o zaman hayatta kalmak için, hepimizin hayatta kalması için mevcutmuş gibi yap, kurmacayı kullan.) Birincil dili tabu olmalı, yasaklanan her şey. Böylece dil aracılığıyla hapishane kurumlarına yönlendirilecek bir saldırı, kabul edilemez bir dil ya da dillerin kullanımını gerektirecekti. Dil, bir düzlemde, bir kodlar, toplumsal ve tarihsel sözleşmeler kümesi oluşturur. Saçma kendi başına bu kodları kıramaz; ancak tam da kodların yasakladığını söylemek kodları kırar.” (ES, s. 133-4)
Yani değerini anlamından ya da anlamsızlığından değil, kodların yasakladıklarını dile getirmekten ve böylece kabul görmeyen, yasaklanmış olan dilleri özgürleştirmekten alan yeni bir estetik ya da yeni bir performans. Bu açıdan romanda tabuya yüklenen kod-kırıcı değer ve defalarca tekrarlanan “anlamdan kurtulma” çağrısını birlikte okumalı. Tabular anlamları yoluyla değil, zaman içinde kazandıkları performatif işlevleri üzerinden kültürel oluşumları belirlerler. Tabu, tanımlayıcı ya da göndergesel içeriğe sahip bir mesaj taşımaz. Kültürdeki kurucu rolü anlamından çok, performansı ile ilgilidir. Benzer şekilde, bir ifadenin politik etkisi, anlamında değil, performatif işlevinde saklıdır. O halde Acker’ın yeni stratejisi daha az baskılanmış bir iletişim kanalı açmaktan çok, kültürel olarak yasaklanmış performatif sonuçları görünür kılmak gibi görülebilir: Bu yüzden kolektif suçun yapıcı bir unsuruna dönüşmektense dile getirilmeyen, kültürü kurucu suçu dillendirerek yasayı delmeyi, yüzeyde bir sıcaklıktansa içten bir donukluk sergilemeyi, bu yüzden doğum yerine kürtajı seçiyor Acker … Bu seçim Irigaray’ın tekrarlama, alıntılama ve altüst etmede gördüğü olanakları dile aktarma olasılığını taşımakla birlikte, düşünsel olarak yeterince temellendirilmemiş ve hatta oldukça tehlikeli olabilecek başka varsayımlardan besleniyor: Fallus merkezli dil aşılamaz bir engel olarak kabul edildiğinde, sadece olumsuzlamaya dayalı tepkisel bir feminizme olanak kalıyor. Ve bu tür bir feminizm patriyarkanın otoritesini mutlaklaştıran bir köle ahlakını da taşıyor bünyesinde. Bunun yanı sıra, Acker, kültürün dile getirilmesini yasakladıklarının görünür kılınmasının her koşulda özgürleştirici olduğu inancıyla, bu performatif sonuçları –sadomazohizm, tecavüz, ensest, vs- “görünür kılmak”la “sahiplenmek” arasındaki bütün farkları birbiriyle eşitliyor. Ve bu noktada bir ayrım yapmaktan kaçındığı sürece, yazarın nefret edilen bir toplumun performansını eleştirmek ile sahiplenmek, normalleştirmek arasında hangi noktada durduğu da muğlaklaşıyor.
Acker’ın tepkiselliğinde kültür, dil ve dilin taşıdığı dünya karşısında duyulan romantik bir hayal kırıklığının izleri var… Ama mümkün, ikili karşıtlıklarından, mutlak kabullerinden ve mutlak düşmanlarından kurtulmuş bir post-romantizm bizi yeniden hayal etmeye çağırabilir.
Yararlanılan Kaynaklar
1.[1] Niall Lucy, Postmodern Edebiyat Kuramı Giriş [Ayrıntı Yayınları, 2003, çev: Aslıhan Aksoy], s. 62.
