
Italo Calvino, 1955 tarihli ünlü denemesi “"Il midollo del Leone”de (Aslan İliği) her gerçek şiirde bir tarih anlayışını ve sıkı bir ahlakı besleyen bir aslan iliğinin, bir özün var olduğundan bahsediyordu. Avrupa’da savaş sonrası düşünürlerin zihnini meşgul eden “neden edebiyat?” sorusuna kendi cevabını dahil olduğu yeni gerçekçilik akımının kabullerinden çok, bu özün vaat ettiklerinden yola çıkarak veriyordu Calvino: Edebiyat her şeyden önce bir tür duygusal, ahlaki ve entelektüel eğitim demekti. Belli bir mesaj taşımasa bile, şeylere nasıl değer atfedeceğimizi, ölümün, sevginin, acının, neşenin ve ironinin yaşamda nasıl bir yeri olduğunu bize sadece edebiyat öğretebilirdi ve “belli bir türde” insanı sadece edebiyat öngörebilir ve önerebilirdi. Calvino’nun entelektüel ve siyasi konumu, dönemin koşullarına bağlı olarak zaman içinde değişime uğradı: 1957’de komünist partiyle bağlarını kopardı; takip eden yıllarda yeni gerçekçilikten uzaklaşarak kendine özgü bir edebi üslup yarattı; 65’te artık politika ve sanat üzerine konuşmayacağını ilan etti, ama “neden edebiyat?” sorusu üzerine hep yeniden düşünülmesini gerektiren bir önem taşıdı yazar için. “La sfida al labirinto" (Labirente Meydan Okuma) adlı makalesinde, örneğin, edebiyatı olumlarken onu bu kez bugünden hareketle geleceği, geleceğin insanını şekillendirmeye muktedir benzersiz bir araç olarak değil de, günün açmazında beliren benzersiz bir olanak olarak ele alıyordu: Giderek daha karmaşık bir labirente dönüşen dünyada geç sanayi döneminin epistemolojik çeşitliliğini kavrama ve ifade etme yeteneğine sahip bir edebi üsluba ihtiyaç vardı. Böyle bir üslup elbette kendini labirenti taklit etmekle ya da çoğaltmakla sınırlandırmayacak, labirentten çıkmaya yönelik ahlaki ve politik bir değer de taşıyacaktı.

Calvino’nun edebiyatta “rasyonellik” ve “değer” arayışına “irrasyonelik,” “muğlaklık” ve “okunamazlık”la cevap veren yeni avangardçılarla, özellikle Edoardo Sanguineti ile 1960’ların başlarından 70’lerin ortalarına kadar sürdürdüğü polemiklerin temelinde de labirente dair bu kavrayış yatıyor. 50’lerde İtalya’da yeni oluşmaya başlayan tüketim toplumunun yanı sıra yeni gerçekçilere, yeni gerçekçiliğin mimetik temsiliyet estetiğine karşı eleştirel bir yaklaşım ihtiyacı ile ortaya çıkan yeni avangardçılar labirentin dışının koca bir yanılsamadan ibaret olduğunu ilan ediyordu: İktidar her yere nüfuz ettiğinden ve dil baştan sona ideolojik olarak kodlanmış olduğundan, yazılan her şey, kaçınılmaz biçimde yanlıştı. Labirentin içinde stratejik direnişe ve karşı-söyleme izin veren boşluklar vardı muhakkak, ama yeni-kapitalist ideolojiden beslenen ve onun tarafından çarpıtılan dilsel yapıların dışında bulunabilecek bir hakikat yoktu. O halde edebiyat, değerini labirentin dildeki dayanaklarını sabote etmekten, tüm anlamların ve tarihsel girişimlerin maskesini yerlerine yenilerini koymaksızın düşürmekten alabilirdi ancak. Calvino’nun edebiyat vasıtasıyla labirentin haritasının çıkarılması ve bu sayede çıkış yollarının bulunması önerisinin aksine, labirent çoğaltılmalı, kaosa öykünülmeli ve mümkün olduğu yerde karşı-söylemler, karşı-mitolojiler üretilmeliydi.
Hem Avrupa genelinde hızlı değişimlerin hem de İtalya’da siyasi krizlerin birbirini izlediği bir dönemin ardından,1985’te, Giorgio Manganelli’nin Centuria Yüz Küçük Irmak Roman’ına (1979) yazdığı önsözde, Calvino yine ahlaki bir yazından, “labirent gibi dolambaçlı ilişkilerin taslağının” çıkarılmasından bahsediyor. Yine edebiyatta değer arayışının ağırlığı hissediliyor yazarda. Yalnız bu kez aradığı değeri yeni avangardın önemli bir yazarında, Edoardo Sanguineti ile birlikte andığı Giorgio Manganelli’de buluyor: Manganelli’nin başarısı “bilgilendirmeye ve dirimselliğe karşıt olan programına bağlı kalmaya hep özen göstermiş”, “erdemli ve öğretici, hatta yalnızca aydınlatıcı nitelikli tüm niyetleri hiç acımadan bozarak… dünyaya okunması güç bir yazı’nınkinden başka bir gerçeklik mal etmekten kaçınmaya sürekli olarak ve kesinlikle dikkat etmiş” olmasında yatıyor Calvino’ya göre. Bu kısa önsözde yeni-avangarda itibarını iade etmesi, polemikle geçen yirmi senenin sonunda labirentin çıkışsızlığına ikna olduğunu göstermiyor Calvino’nun. Artık, çıkışın görünmediği ve aranmadığı yerde beliren olanakları, “hangi tarzda olursa olsun toplum tarihine katılacak her tür savı yıkan” bir bakışın yıkıcı yükünün ahlakiliğini dikkate aldığına işaret ediyor daha çok. Yeni-avangardın Nietzsche’ci bir nihilizmle Marksist ideoloji eleştirisini birleştiren “demistifikasyon projesi”nin; olağan tuhaflıkların, ucuz kerametlerin, masal varlıklarının, reklam broşürlerinin, kan ve sidiğin dokusunu kayda geçen Manganelli’nin yalan poetikasının ahlakiliği: “Eğer yasa yanlışı öngörüyor ve zorla kabul ettiriyorsa, dünya öyle bir noktaya gelmiştir ki, bu noktada yalnızca yanlışlık onu kendine açıklayabilir, ona gerçeği yalnızca yalan iletebilir, hastalık onu iyileştirebilir, ölüm onu yaratabilir.”1 (s. 152)Sonuçta, yalanın görünür kılınması yalanın aşılmasını sağlamıyor. Kriz ne çilecilikle, ne “nesnel bir delilik”le, ne de “melodramatik bir günah çıkarma sahnesi”yle, ne “zihinsel bir ‘dünyadan çıkma’ hareketiyle”, ne de “dünyanın bütününe, onun bütün varoluş biçimlerine teslim olmayı” deneyerek aşılabilir. Evet, dilin politik bir bilinçaltı var ama bilinçaltının dili de ideolojik olarak kodlanmış olduğundan, oradan hareketle bulunabilecek kolay bir çıkış, bir “dışarısı” yok. Bir çıkış aramak anlamsız mı bu durumda? Manganelli’nin cevabı bu arayışın anlamlı olmaktan çok anlaşılır olduğu yönünde: İnsan “gösterişli giysiler içindeki bedeni parazitlerle dolup taşmasaydı şu ünlü kapıyı aramaktan da vazgeçerdi”. Ama labirentin bütün çıkışlarının birer yanılsama, içindeki yaşamın da anlamdan yoksun olduğu kesinlik kazanırsa, olmayan bir çıkışa doğru yaptığı hamlelerle labirenti derinleştirmek yerine, içine hapsolduğu mutsuzluk ve ölüm mekanizmasını var eden, çok eskilerde kalmış, “olanaksız ya da yanlış” diye adlandırılabilecek bir ihmali hatırlamaya yoğunlaşabilir. “Dışarısı” yok, tamam, ama içeride de kusursuz, kapsayıcı bir “bütün” olmayabilir…
Öyleyse labirentin temelindeki yanlışlık, gerçeğindeki yalan, yarattığı hastalık ve şiddete dayandırdığı “yasal” ölüm, yine aynı yalanın, labirentin diliyle sergilenmeli… Yeni avangardın içinden kimi yazarlar bu yaklaşımı benimserken, Edouardo Sanguineti, Angelo Guglielmi ya da Antonio Porta gibi isimler gramer düzeyinde bir demistifikasyona, bunun sonucunda bilerek yaratılmış bir okunamazlıkla iktidarın en büyük taşıyıcısı olan dili tahrip etmeye yöneliyorlar. Öznenin parçalanmasının amaçlanması, dilin, psişenin sorgulanması, yeni-avangardı dönemin yeni yeşermeye başlayan Fransız postyapısalcı düşünce çizgisine bir hayli yaklaştırıyor. Bu sorgulamanın amaçlanmamış bir sonucu daha var. Aslında sahneye çıktığı tarihten etkinliğinin sona erdiği döneme kadar feminist tartışmalarla ilgilendiği söylenemez yeni-avangardın. Hatta, tarihsel benzerlerinde olduğu gibi, kadınları dışlamak vasıtasıyla bir grup kimliği kazandığını söylemek çok da yanlış olmaz. Ama dil ve iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulaması onu ister istemez sözde “nötr” ve evrensel anlatı yapılarının eril kurgusunu da sorgulama noktasına getiriyor. Burjuva düşüncesini oluşturan kültürel formasyonları karşısına alması fallus merkezli dille ve partiyarkayla da arasının açılmasıyla sonuçlanıyor doğal olarak. Grubun her üyesi kendi yöntemi ile sorguluyor dili. Örneğin Nanni Balestrini geleneksel anlatı yapılarındaki yönsel söylemi kıran, herhangi bir bakış açısı –bir merkez- taşımayan, noktalama işaretleri ile kesilmeyen ve hiyerarşik yapılar içermeyen bir şiir kurmaya çalışırken, Antonio Porta, lirik şiirde kadının nasıl nesneleştirildiğini gözler önüne seriyor. Manganelli ise “her düşüncenin kahramanlık düzeyine erişemediği için kendini bir bakıma boş, kof ve saçma ve hatta şakacı bir şey olarak” (s. 113) göstermesine ve her şeyden önce sahibine böyle görünmesine yol açan tüm kabullerin boşluğun, kofluğun ve saçmalığın baş sorumlularından olduğunu; “kavramlardaki saflığın gururlu taşıyıcısı olan insan sesinin” en az taşıdıkları kadar şüpheli bir taşıyıcı, öznenin dilsel bir mit, sahiciliğin en başından beri bir kurgu, bütünlüğün ise bir dayatma olduğunu hissettirerek düşünsel temellerini sarsıyor “eril” öznenin. Bu nedenle, sürekli bir yabancılaşmanın içinde, sadece bir benzerlik, bir başka şeyin yansıması olarak ve bir an sonrasında dağılıp gitmek üzere edinilen kimlikleri, bütünlüğünü sağlamaya çalıştıkça parçalanan “ben”i kaybın melankolisiyle değil de melankolinin ironisiyle aktarmayı seçiyor yazar. Yukarıdan bakan, nesnesiyle ilişkisinde kaygısız bir oyunbazlıkla yetinen bir ironi mi? Hayır, hiç sahip olunmamış bir zeminin yitirilmesinin yarattığı krizlerin şiddetini bilen ve bu şiddeti korunması zor bir mesafeden, “kusursuz bir ilgisizlik ve sevgi dengesi” ile dile taşımaya çalışan bir ironi.
Dili yapı sökümüne uğratmak için ironiden, pastiş ve parodiden bolca yararlanan yeni-avangardı feministler de yalnız bırakmıyorlar bu konuda. Teresa de Lauretis geleneksel anlatı biçimleri ile misojinist ideoloji arasındaki bağları gösterirken, diğer feministler, fallus merkezli dilin dışına çıkılamasa da, dili dönüştürmek için yabancılaştırma efektlerinden ve karşı-mitolojilerden yararlanılabileceğini düşünüyor. İroni ve parodi yoluyla dilde yabancılaştırıcı etkiler yaratmaya çalışan dönemin kadın sanatçılarının retorik stratejilerini günümüzün avangard kadın sanatçılarının da önemli ölçüde paylaştığı söylenebilir.
Yazının başındaki aslan iliğine geri dönersek… Calvino’nun bahsettiği türde bir ahlaki öze ne yeni-avangardın demistifikasyon programında ne de Manganelli’nin yalan poetikasında yer var. Yeni-avangardda ahlaki olan bağlayıcı bir çerçeve sayesinde değil, çerçevenin çoktan parçalandığı yerde beliriyor. Ama, artık sınırları çizilemeyeceği için, kendisi de kuşkulu bu ahlakiliğin. Manganelli’nin Düz Yazının İnce Sesi’nde belirttiği zor geçiş belki bu şekilde anlaşılabilir: “ ‘yazan biri’ zamanla 'yazar’a dönüşür, ama bu pek de kolay değildir, çünkü yazar ahlâk bakımından kuşkulu şeyler yapan biridir.” Kastettiği, sanat eserinin bir ürün, sanatçının da piyasa kurallarına göre çalışan bir üretici olduğunun açıklık kazanması değil. Yeni avangarda göre zaten yeterince açık bu. O halde nasıl anlamalı buradaki kuşkulu üretimi? Yazar, malzemesi mevcut haliyle “evrende varolamayacak bir şeyin gerekliliği”ni şart koşarken ve yazmayı bırakmadan, ya da kendini tüketmeden, böyle bir malzemeyi dile getireceği araçlara sahip olamayacağını bildiği halde, yine de yazmaya devam ettiği için ahlaki açıdan kuşkulu… Ama yazmak zorunda. Boşlukta asılı olduğunu kabul ettiğinde bile, “dünyanın merkezinde olmaması olanaksız” çünkü. Ya da “acı, anlamsızlık ve ölüm olarak kendisi ile dünyanın merkezi olarak kendisini birbirinden ayırt edemezken” “hem kurtuluşu hem de baştan çıkmayı” yürekten dilememesi olanaksız olduğundan. Ama artık ne birini ne öbürünü saptayabildiği için.Kağıttan bir bomba2 sürekli adaletsizlik ve mutsuzluk üreten dünyanın pratik işleyişini bir çırpıda yok edemez elbette. Ama bu dünyayı dilde var eden kabulleri sarsabilir; öznenin artık eskisi gibi olamayacağı, kaldığı yerden devam edemeyeceği bir deneyime, “olanaksız”ın gövde bulduğu bir sınır deneyime zemin hazırlayabilir. Ahlakı da, edebiyatı da, dili de, ve direnişi, daimi bir kuşkunun gölgesinde ama mümkün kılan her şeyden önce böyle bir “olanaksız”dır belki.
Dipnotlar
1 Giorgio Manganelli, Centuria Yüz Küçük Irmak Roman, (çev. Sema Rifat, Alef Yayınları), s. 120.
2 Pasolini yeni-avangardın dille savaşını küçümseyerek onu “kağıttan bomba” (bomba di carta) diye adlandırmıştı.
Referanslar:
1. Lucia Re, Language, Gender and Sexuality in the Italian Neo-Avant-Garde.
2. Lucia Re, Calvino and the Age of NeoRealism: Fables of Estrangement, Stanford University Pres, 1990.
1 Giorgio Manganelli, Centuria Yüz Küçük Irmak Roman, (çev. Sema Rifat, Alef Yayınları), s. 120.
2 Pasolini yeni-avangardın dille savaşını küçümseyerek onu “kağıttan bomba” (bomba di carta) diye adlandırmıştı.
Referanslar:
1. Lucia Re, Language, Gender and Sexuality in the Italian Neo-Avant-Garde.
2. Lucia Re, Calvino and the Age of NeoRealism: Fables of Estrangement, Stanford University Pres, 1990.